20+
Yıl Deneyim Araştırma ve yayıncılık
01
Kurumsal Eğitimler Araştırma temelli programlar
02
Uygulamalı Atölyeler Vaka, senaryo ve uygulama
TR
Türkiye Geneli Online ve yüz yüze
İşsizliğin Suçu İşsizin mi?

Modern toplumun çalışma hayatına yüklediği anlam, yalnızca üretim ve gelir elde etme ilişkisi üzerinden şekillenmiyor. Çalışmak, aynı zamanda topluma ait olmanın, sorumluluk üstlenmenin ve ekonomik bağımsızlığın göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu yaklaşımın kendi içerisinde oldukça önemli bir çelişkisi bulunmakta. Sermaye sahibi bir insan, kurduğu işletmenin günlük işleyişini profesyonel yöneticilere devrederek üretim süreçlerinden uzaklaşabilir, yatırımlarının getirisiyle geçimini sağlayabilir veya yalnızca belirli dönemlerde denetim faaliyetlerine katılabilir. Böyle bir yaşam biçimi ekonomik başarıyla ilişkilendirilirken, geçimini sağlamak için emeğini satmak zorunda olan bir insanın işsiz kalması, çoğu zaman kişisel başarısızlık olarak değerlendiriliyor. Halbuki iki durum arasındaki temel fark, çalışma isteğinden önce ekonomik kaynaklara erişim imkânlarında ortaya çıkıyor. Bir insanın çalışmadan yaşayabilecek sermayeye sahip olmasıyla çalışmak istediği hâlde iş bulamaması aynı koşulları ifade etmiyor. Buna rağmen toplumun her iki duruma yüklediği ahlaki anlamın birbirinden farklı olması, mülkiyet ilişkilerinin insanın değerini belirleyen ölçütlere nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

Mülkiyetin toplumsal saygınlıkla kurduğu ilişkiyi gündelik hayatın hemen her alanında görmek mümkün. Örneğin kendi evinde yaşayan insanla kirada yaşayan insanın barınma ihtiyacı temelde aynı olsa da toplumun her ikisine yönelik değerlendirmesi farklılaşabiliyor. Benzer şekilde, profesyonel bir iş birliği kapsamında yüksek değerli teknolojik ürünleri kullanan kişinin bu ürünlere sahip olmaması, gerçekleştirdiği çalışmanın ekonomik karşılığını ortadan kaldırıyormuş gibi değerlendirilebiliyor. Bir şirketin üretim tesislerini, araçlarını veya teknoloji altyapısını kiralaması rasyonel bir işletme kararı olarak görülürken, bireyin aynı yöntemi tercih etmesi ekonomik güvencesizliğin göstergesi sayılabiliyor. Oysa ekonomik faaliyetlerde kullanım hakkıyla mülkiyet hakkı birbirinden farklı kavramlar. Özellikle dijital hizmetlerin, abonelik modellerinin ve ürün karşılığı iş birliklerinin yaygınlaştığı bir dönemde bu ayrım daha da önemli hâle gelmekte. Bir nesnenin mülkiyetine sahip olmamak, o nesneden ekonomik veya mesleki değer üretilemeyeceği anlamına gelmiyor. Ancak toplumsal değerlendirmelerde üretim kapasitesinden önce sahip olunan nesnelerin görünürlüğüne önem verilmesi, ekonomik başarının kendisinden çok vitrininin ölçüldüğü bir anlayışı beraberinde getiriyor.

Bu yaklaşımın tarihsel ve kültürel arka planında ise tek bir etkenden söz etmek mümkün değil. Anadolu'nun konargöçer yaşam biçimleri, tarımsal üretim ilişkileri, yerleşik hayata geçiş süreçleri, iklim koşulları ve mülkiyetin kuşaklar arasında aktarılması, bugünün toplumsal davranışlarının oluşumunda farklı düzeylerde etkili oldu. İnsanların yaşadıkları coğrafyaya göre geliştirdikleri mimari çözümler bile bu ilişkilerin izlerini taşımakta. Geleneksel konutlarda avlu, sofa, geniş yaşam alanları, yerel yapı malzemeleri ve iklim koşullarına uyarlanmış mekânsal düzenlemeler, yalnızca mimari tercihlerden değil, gündelik hayatın ihtiyaçlarından da kaynaklanıyordu. Soğuk bölgelerde ısı kaybını azaltma ihtiyacı, sıcak bölgelerde havalandırma ve gölgelendirme gerekliliği konut biçimlerini etkileyen unsurlar arasındaydı. Elbette bütün konutları bu ayrımlarla açıklamak doğru olmaz. Ancak günümüzde özellikle yoğun kentleşmenin yaşandığı bölgelerde konutun giderek küçülen metrekareler, sınırlı ortak alanlar ve yüksek maliyetlerle biçimlenmesi, barınmanın ekonomik karşılığını da değiştirdi. İklim değişikliğiyle artan sıcaklıkların ve enerji ihtiyacının bu tabloya eklenmesi, geçmişin yaşam koşullarıyla bugünün ihtiyaçları arasındaki farklılığı daha görünür kılmakta. Bir zamanlar geniş ailelerin birlikte yaşayabildiği mekânların yerini, daha az insanın bile ekonomik güçlüklerle barınabildiği konutların alması, toplumsal değişimin yalnızca kültürle değil, ekonomiyle de ilişkili olduğunu gösteriyor.

Kuşaklar arasındaki anlaşmazlıkların önemli bir bölümü de tam olarak bu değişimin yeterince dikkate alınmamasından kaynaklanıyor. Geçmişte otuz yaşında ev sahibi olabilmiş, belirli bir gelirle ailesini geçindirebilmiş veya uzun yıllar aynı işyerinde çalışabilmiş bir insanın bugün aynı yaştaki çocuğundan benzer sonuçları beklemesi anlaşılabilir. Ancak beklentinin anlaşılabilir olması, ekonomik karşılığının bulunduğu anlamına gelmiyor. Konut fiyatlarının ücretlere oranı, kiraların hane gelirleri içerisindeki payı, çalışma yaşamındaki güvencesizlik, tüketim alışkanlıkları ve teknolojik dönüşüm, farklı kuşakların ekonomik bağımsızlığa ulaşma koşullarını değiştirmekte. Bugün otuzlu ve kırklı yaşlarında ailesiyle yaşayan, boşandıktan sonra yeniden aile evine dönen veya düzenli bir geliri bulunmasına rağmen bağımsız konut masraflarını karşılamakta zorlanan insanlarla karşılaşılması bu nedenle yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Üstelik toplumun ekonomik bağımsızlığı medeni durumla ilişkilendirmesi, sorunu başka bir boyuta taşıyor. Evlenmemiş olmak sorumsuzlukla, evli olmak ise güvenilirlikle eşleştirilebiliyor. Hâlbuki evlilik, kişinin ahlaki davranışlarının güvencesi olmadığı gibi bekârlık da sorumsuzluğun kanıtı değil. Böylece toplumun ekonomik ve ahlaki ölçütleri, insanların gerçekte nasıl yaşadığından çok nasıl görünmeleri gerektiği üzerine kuruluyor.

İşsizliğin aile içerisindeki karşılığı ise bütün bu toplumsal değerlendirmelerden daha ağır sonuçlar doğurabiliyor. Gelirini kaybetmiş bir insanın ailesinin yanında yaşamak zorunda kalması, kimi evlerde ekonomik dayanışma yerine sürekli bir hesaplaşmaya dönüşebiliyor. Aile büyükleri yıllar önce kendi deneyimleriyle elde ettikleri bilgileri bugünün koşullarından bağımsız olarak doğru kabul edebiliyor, iş arayan kişinin hangi yöntemi izlemesi gerektiğine kadar her konuda belirleyici olmak isteyebiliyor. Bir tanıdığa gidilmesi, eski bir işverenle görüşülmesi veya aile çevresindeki bağlantıların değerlendirilmesi öneriliyor. Ancak bağlantının bulunması, o kurumda uygun bir işin bulunduğu anlamına gelmiyor. İş görüşmesinin olumsuz sonuçlanması veya hiç gerçekleşmemesi durumunda bile sorumluluk yeniden işsiz insana yüklenebiliyor. Böylece kişinin denetleyemediği bir sürecin sonucu, onun yeterince istemediği ya da çabalamadığı biçiminde yorumlanıyor. Oysa bir işe girebilmek için yalnızca başvuruda bulunmak yeterli değil; işverenin personel ihtiyacının, adayın yetkinliklerinin, çalışma koşullarının ve ücret beklentilerinin de birbiriyle örtüşmesi gerekiyor.

Ekonomik sorunların aile içindeki ilişkileri değiştirmesi anlaşılabilir olmakla birlikte, bu değişimin her türlü davranışı meşrulaştırdığını söylemek mümkün değil. Evde kaç kişinin karnını doyurmak zorunda olduğunu sürekli hatırlatan, yetişkin çocuğunun doğmuş olmasını bile bir yük gibi gösteren veya geçmişte sağladığı imkânları bir borç olarak önüne koyan aile büyükleri bulunabiliyor. Bazen tartışma ödenmeyen bir faturadan çıkıyor. İşsiz kişinin temel gıda ihtiyacını karşılayacak parası bulunmazken elektrik, su veya başka bir gideri neden karşılamadığı sorulabiliyor. Hatta hizmet kesildiğinde bunun kişinin sorumsuzluğundan kaynaklandığı ileri sürülebiliyor. Burada göz ardı edilen gerçek oldukça açık: Bir yükümlülüğün var olması, o yükümlülüğü yerine getirecek ekonomik kaynağın bulunduğu anlamına gelmiyor. Ailenin geçim sıkıntısı çekmesi elbette gerçek bir sorun. Fakat aynı ekonomik sıkıntının bir aile üyesini sürekli aşağılamanın gerekçesine dönüştürülmesi, sorunun çözümüne katkı sağlamadığı gibi kişinin yaşadığı psikolojik baskıyı da artırabiliyor. Aile dayanışmasıyla ekonomik bağımlılık arasındaki ilişkinin güç mücadelesine dönüşmesi, işsizliğin toplumsal maliyetini büyüten unsurlardan biri hâline geliyor.

Bu noktada bazı verileri hatırlamakta yarar var. Türkiye İstatistik Kurumunun 30 Eylül 2026 tarihinde yayımladığı Ağustos 2026 işgücü istatistiklerine göre Türkiye'de işsiz sayısı 2 milyon 740 bin, işsizlik oranı ise yüzde 7,8 olarak gerçekleşti. Ancak aynı araştırmada işsizler, potansiyel işgücü ve zamana bağlı eksik istihdamı birlikte değerlendiren atıl işgücü oranı yüzde 31'e ulaştı. Bu oran nüfusun yüzde 31'inin işsiz olduğunu göstermiyor; çalışma yaşamında yeterince değerlendirilemeyen işgücü kapasitesinin daha geniş bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. TÜİK'in 2025 yılı Yoksulluk ve Yaşam Koşulları Araştırması'nda ise nüfusun yüzde 27,9'unun yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunduğu belirtiliyor. Maddi ve sosyal yoksunluk oranının yüzde 11,9 olması da temel ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan güçlüklerin belirli bir kesim için devam ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla ekonomik sorunları yalnızca kişisel harcama alışkanlıklarıyla veya çalışma isteksizliğiyle açıklamak, milyonlarca insanı ilgilendiren yapısal koşulların değerlendirme dışında bırakılması anlamına geliyor.

İşsizliğin uzamasıyla ortaya çıkan başka bir sorun da işgücü piyasasının kendi içerisinde ürettiği önyargılar. İnsan kaynakları süreçlerinde adayların özgeçmişlerinde bulunan çalışma boşlukları, kimi zaman söz konusu boşluğun nedenleri araştırılmadan olumsuz değerlendirilebiliyor. Kory Kroft, Fabian Lange ve Matthew Notowidigdo tarafından gerçekleştirilen ve 2013 yılında The Quarterly Journal of Economics dergisinde yayımlanan saha deneyi, bu ilişkinin somut örneklerinden birini oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yüz şehirde iş ilanlarına gönderilen kurgusal özgeçmişlerin incelendiği araştırmada, işsizlik süresi uzadıkça iş görüşmesine davet edilme ihtimalinin düştüğü, bu azalmanın önemli bölümünün ilk sekiz ayda gerçekleştiği görüldü. Elbette Amerika'daki bir araştırmanın sonuçlarını doğrudan Türkiye'ye uyarlamak mümkün değil. Ancak araştırma, işsizliğin kendisinin yeni bir iş bulmanın önünde engel oluşturabildiğini gösteriyor. Böylece kişi önce işini kaybettiği için eleştiriliyor, daha sonra işsiz kaldığı sürenin uzunluğu nedeniyle işe alınma konusunda dezavantaj yaşayabiliyor. Bir başka ifadeyle iş bulamamanın sonucu, yeniden iş bulamamanın nedenlerinden birine dönüşebiliyor.

Bu değerlendirmeye işverenlerin yönetim kararlarını da eklemek gerekiyor. Bir çalışanın geçmişte farklı kurumlarda görev yapmış olması veya birden fazla kez işten çıkarılması, tek başına mesleki yetersizliğinin kanıtı değil. Şirketlerin yanlış yatırım kararları, değişen yönetim stratejileri, ekonomik krizler, küçülme süreçleri, birleşmeler, teknolojik dönüşüm ve maliyet azaltma uygulamaları çalışanların işlerini kaybetmelerine neden olabiliyor. Türkiye'de kıdem tazminatı yükümlülüğünden kaçınmaya yönelik hukuka aykırı uygulamalar da ayrıca incelenmesi gereken bir mesele. Ancak bütün işten çıkarmaların bu nedenle gerçekleştiğini söylemek için yeterli veri bulunmuyor. Burada önemli olan, işverenin aldığı kararlarla çalışanın performansının birbirinden ayrılması. Bir işletmenin kötü yönetilmesi sonucunda işini kaybeden insanın bu süreçten sorumlu tutulması, şirketin yönetsel başarısızlığının çalışan üzerinde kişisel bir kusur olarak yeniden tanımlanması anlamına geliyor. İşe alım süreçlerinde yalnızca çalışma sürelerine, unvanlara veya iş değişikliklerinin sayısına bakılması, adayın gerçek yetkinliklerinin değerlendirilmesini de zorlaştırabiliyor.

Üstelik bütün bu tartışmaların yaşandığı dönemde çalışma hayatının kendisi büyük bir dönüşüm içerisinde. Yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesi, geçmişte çok sayıda insanın katılımını gerektiren belirli üretim süreçlerinin daha küçük ekiplerle veya tek kişinin yönettiği sistemlerle gerçekleştirilebilmesini mümkün kılıyor. Örneğin bir video prodüksiyonunda ses temizliği, görüntü düzenleme, dosya yönetimi, metin hazırlama ve kurgu işlemleri farklı uzmanlık alanları gerektirse de günümüzde bu süreçlerin önemli bir bölümü otomasyon araçlarıyla desteklenebiliyor. Benim de üzerinde çalıştığım üretim sistemlerinden birinde amaç, geçmişte geniş bir ekibin yürüttüğü çeşitli işlemleri mümkün olduğunca tek merkezden yönetebilmek. Henüz her aşaması tamamlanmış ve doğrulanmış bir sistemden söz etmiyorum; ancak teknolojinin sunduğu kapasite, üretim organizasyonunun nasıl değişebileceğini gösteriyor. Yakın zamanda gerçekleştirdiğim bir eğitimde, yapay zekâ araçlarını bildiğini düşünen bir danışanımın NotebookLM gibi uygulamaların kendi mesleğinde sağlayabileceği olanakları keşfettikçe yaşadığı şaşkınlık da bu dönüşümün başka bir göstergesiydi. Burada mesele yalnızca teknolojinin varlığı değil, insanların o teknolojiyi hangi iş süreçlerine dâhil edebildikleri.

MIT'den çalışma ekonomisti David Autor'un 2024 yılında yayımladığı Applying AI to Rebuild Middle Class Jobs başlıklı araştırması da yapay zekânın çalışanların uzmanlıklarını genişletme ve belirli işlerin daha fazla insan tarafından gerçekleştirilebilmesini sağlama potansiyeline dikkat çekiyor. Ancak Autor, bunun kendiliğinden gerçekleşeceğini ileri sürmüyor; teknolojinin nasıl kullanılacağının belirleyici olduğunu vurguluyor. Bu ayrım oldukça önemli. Yapay zekâ bazı çalışanların üretim kapasitesini artırırken, bazı işlerde ihtiyaç duyulan insan emeğinin niteliğini veya miktarını değiştirebilir. Böyle bir dönüşümde işini kaybeden kişinin geçmişte edindiği mesleki becerilerin bir anda değersiz hâle geldiğini söylemek mümkün değil. Değişen şey, çoğu zaman o becerilere yönelik piyasa talebi. Dahası, teknoloji sayesinde daha fazla üretim gerçekleştiren bir insanın bu üretimden doğan ekonomik değerin tamamına sahip olması da garanti değil. Yazılım altyapıları, bulut sistemleri, veri merkezleri ve dağıtım kanalları başka şirketlerin mülkiyetinde bulunabiliyor. Dolayısıyla teknolojinin üretimi kolaylaştırmasıyla ekonomik bağımsızlığı herkes için artırması aynı sonucu ifade etmiyor. Bu koşullar altında işsizliğin sorumluluğunu yalnızca bireyin teknolojik gelişmelere uyum sağlayamamasına bağlamak da eksik bir değerlendirme olarak kalıyor.

Konunun felsefi boyutunda Karl Marx ile John Rawls'ın farklı düşünsel geleneklerden geliştirdikleri yaklaşımlar, işsizliğin nedenleri ve sorumluluğu üzerine önemli bir tartışma zemini sunuyor. Marx, Kapital'de ele aldığı yedek sanayi ordusu kavramıyla işsizliği sermaye birikiminin ve üretim ilişkilerinin dışında kalan tesadüfi bir sorun olarak değerlendirmiyor. Sermayenin genişleme ve daralma hareketleri içerisinde işgücünün bir bölümünün üretim sürecinin dışında kalabildiğini ortaya koyuyor. Bu yaklaşımda işsizlik, yalnızca bireyin çalışma isteğiyle açıklanamayacak ekonomik ilişkilerin sonucu. Rawls ise Bir Adalet Teorisi'nde adil fırsat eşitliği üzerinde durarak insanların toplumsal ve ekonomik başlangıç koşullarının sonuçları nasıl etkilediğini tartışıyor. İki düşünürün ekonomik düzen konusundaki yaklaşımları farklı olsa da birlikte değerlendirildiklerinde önemli bir soruyu gündeme getiriyorlar: Bir insanın iş bulabilmesi için gerekli fırsatlar eşit biçimde sunulmuyorsa, ortaya çıkan sonuçtan o insanı ne ölçüde sorumlu tutabiliriz? Üstelik bu soru yalnızca işe girme aşamasıyla sınırlı değil. İşini koruma imkânı, eğitim kaynaklarına erişim, aileden gelen ekonomik destek ve mesleki bağlantılar da insanların yaşamları boyunca karşılaştıkları fırsatları etkiliyor. Bu ilişkileri farklı yönleriyle değerlendirebilmek amacıyla hazırladığım Modern Toplumda Çalışma, Mülkiyet ve İşsizlik: Bireysel Başarısızlık mı, Yapısal Gerçeklik mi? başlıklı interaktif çalışmada da mülkiyetin toplumsal karşılığından aile içindeki ekonomik ilişkilere, yapay zekânın çalışma yaşamına etkilerinden felsefi yaklaşımlara kadar uzanan konular birbirleriyle bağlantılı olarak incelenebiliyor. Bölümler arasında ilerleyerek tartışmanın farklı boyutlarını değerlendirmek, işsizliğin neden tek başına bireysel sorumluluk üzerinden açıklanamayacağını daha geniş bir çerçevede görmeyi mümkün kılıyor.

İşsizliğin psikolojik sonuçları ise ekonomik tartışmanın çoğu zaman yeterince üzerinde durulmayan tarafını oluşturuyor. Karsten Paul ve Klaus Moser'in 2009 yılında yayımladıkları meta-analizde 237 kesitsel ve 87 boylamsal araştırmanın sonuçları incelendi. Araştırmada psikolojik sorun yaşayanların ortalama oranı işsizlerde yüzde 34, çalışanlarda ise yüzde 16 olarak bulundu. Bu veriler işsiz kalan herkesin psikolojik sorun yaşayacağı anlamına gelmiyor; ancak işsizlikle ruhsal sıkıntılar arasında dikkate değer bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Princeton Üniversitesi'nden psikolog Eldar Shafir'in de aralarında bulunduğu araştırmacıların 2013 yılında Science dergisinde yayımladıkları çalışma ise maddi sıkıntıların insanların bilişsel performansları üzerindeki etkilerini inceledi. Araştırmacılar ekonomik kaygıların zihinsel kaynakları meşgul ederek bazı karar verme süreçlerini zorlaştırabileceğini ileri sürdüler. Çalışmanın sonuçları ve genellenebilirliği üzerine sonraki yıllarda akademik itirazlar da ortaya çıktı. Bununla birlikte ekonomik sıkıntının yalnızca cüzdanla sınırlı kalmadığını, bireyin gündelik yaşamını ve düşünsel süreçlerini de etkileyebileceğini değerlendirmek gerekiyor. İş bulmaya çalışan bir insandan aynı anda borçlarını yönetmesi, ailesinin beklentilerini karşılaması, yeni beceriler edinmesi ve geleceğini planlaması beklenirken bütün bunları gerçekleştirebileceği ekonomik ve psikolojik koşullar çoğu zaman hesaba katılmıyor.

Belki de üzerinde en fazla durulması gereken meselelerden biri, işsiz insanların zaman içerisinde toplumun kendilerine yönelttiği suçlamaları benimsemeye başlamaları. Ailesinin geçmişte kendisine sağladığı imkânları bugün ailesine sağlayamayan bir insan, aradaki ekonomik koşul farklılıklarını değerlendirmeden kendisini yetersiz hissedebiliyor. Babasının veya annesinin belirli bir yaşta sahip olduğu eve, işe veya gelire sahip olamaması, kendi yaşamının başarısız olduğu düşüncesini güçlendirebiliyor. Oysa birbirinden farklı tarihsel dönemlerde yaşayan insanların ekonomik olanakları yalnızca bireysel çabalarıyla belirlenmiyor. Bir kuşağın sahip olduğu istihdam güvencesi, ücretlerin satın alma gücü veya konuta erişim fırsatları sonraki kuşaklar için aynı biçimde devam etmeyebilir. Buna rağmen geçmişin koşullarının değişmez bir ölçüt olarak kabul edilmesi, insanın kendi hayatını sürekli başkalarının sonuçları üzerinden değerlendirmesine neden oluyor. Böylece ekonomik olarak yaşanan bir kayıp, zamanla kişisel bir değersizlik duygusuna dönüşebiliyor.

Elbette bütün bunlardan insanın kendi yaşamına ilişkin hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı sonucu çıkarılamaz. Sahip olduğu ekonomik kaynakları nasıl kullandığı, mesleki becerilerini geliştirmek için hangi olanakları değerlendirdiği, iş arama yöntemleri ve çalışma hayatındaki tercihleri bireysel sorumluluk alanının parçalarıdır. Ancak bireysel sorumlulukla ekonomik koşulların nedenlerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Yüksek gelir elde ettiği hâlde bütün kaynaklarını plansız biçimde tüketen bir insanla, uzun süredir iş aramasına rağmen gelir elde edemeyen bir insanın ekonomik durumları aynı nedenlerle açıklanamaz. Aynı şekilde çalışabilecek durumda olmakla uygun çalışma koşullarına sahip bir iş bulabilmek arasında da önemli bir fark bulunuyor. Bir insanın çalışmaya hazır olması, işverenlerin onu istihdam etmeye hazır olduğu anlamına gelmiyor. Üstelik düşük ücretli veya güvencesiz bir işte çalışmak da her zaman ekonomik bağımsızlık sağlamıyor. Dolayısıyla çalışıyor olmayı başarı, çalışmıyor olmayı başarısızlık olarak kabul eden basit karşılaştırmalar, çalışma yaşamının gerçek koşullarını açıklamakta yetersiz kalıyor.

Bütün bu ilişkiler içerisinde ailenin konumu ayrıca tartışılmayı hak ediyor. Bir aile büyüğünün ekonomik zorluklar nedeniyle kaygılanması, geleceğinden endişe etmesi veya yetişkin çocuğunun bağımsızlığını kazanmasını istemesi anlaşılabilir. Ancak bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için ailesinin desteğine ihtiyaç duyması, kendisine yönelik her türlü müdahaleyi kabul etmesini gerektirmiyor. Ekonomik dayanışmanın bir borç ilişkisine, geçmişte verilen emeğin sürekli hatırlatılan bir hesap defterine dönüşmesi aile üyeleri arasındaki güveni zedeleyebiliyor. Çocuğunu büyütmüş olmayı ilerleyen yıllarda ondan mutlaka ekonomik karşılık alınması gereken bir yatırım gibi görmek, aile ilişkilerini piyasa mantığı içerisinde değerlendirmek anlamına geliyor. Halbuki bir insanın ailesine katkıda bulunmak istemesiyle mevcut koşullarda bunu gerçekleştirebilmesi aynı şey değil. Özellikle işsizliğin ve yoksulluğun yaşandığı dönemlerde aile içindeki beklentilerin gerçek ekonomik olanaklarla birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Aksi durumda toplumsal düzeyde ortaya çıkan sorunlar ev içerisinde kişisel çatışmalara dönüşürken, sorunun asıl nedenleri tartışılmadan kalıyor.

Nihayetinde işsizlik üzerine konuşurken yalnızca kaç kişinin çalışmadığını değil, insanların hangi koşullarda çalışabildiğini, neden işlerini kaybettiklerini, ne kadar süre iş aradıklarını ve bu süreçte nasıl bir yaşam sürdürmek zorunda kaldıklarını da incelemek gerekiyor. Bir insanın işsiz olması, onun tembel olduğunu göstermediği gibi, ailesiyle yaşaması da ekonomik sorumluluklarını önemsemediğinin kanıtı değil. Kirada yaşamak, ürün karşılığı iş birliği yapmak, belirli bir yaşta ev sahibi olamamak, evlenmemek veya mesleki yaşamında birden fazla iş değişikliği yapmak da kendi başlarına insanın karakterini açıklamıyor. Bunların her biri farklı ekonomik, toplumsal ve bireysel koşullar içerisinde değerlendirilmeli. Çünkü toplumun başarı olarak tanımladığı sonuçlarla insanların o sonuçlara ulaşabilecekleri gerçek olanaklar arasında her zaman bir uyum bulunmuyor.

Asıl çelişki de burada ortaya çıkıyor. Ekonomik sistem sürekli değişirken toplumun insanlardan beklentileri çoğu zaman geçmiş dönemlerin koşullarına göre şekillenmeye devam ediyor. Üretim teknolojileri gelişiyor, işgücü ihtiyacı değişiyor, kentler dönüşüyor, konut maliyetleri farklılaşıyor ve çalışma yaşamındaki güvenceler yeniden tanımlanıyor. Ancak bütün bu değişimlerin sonucunda işsiz kalan veya ekonomik bağımsızlığını kazanamayan insana yöneltilen soru çoğu zaman aynı kalıyor: Neden çalışmıyorsun? Halbuki bu sorunun tek başına sorulması, işsizliğin nedenlerinin anlaşılması için yeterli değil. Belki de önce iş imkânlarının nasıl oluştuğunu, neden ortadan kalktığını, ekonomik kaynakların nasıl dağıldığını ve insanların hangi fırsatlara gerçekten erişebildiğini sorgulamak gerekiyor. Bir insanın yaşamının sorumluluğunu üstlenmesi elbette önemli. Ancak o insanı etkileyen bütün ekonomik koşulların sorumluluğunu da kendisine yüklemek, toplumsal bir sorunu bireysel bir suçlamaya indirgemekten başka bir şey değil.

O hâlde işsizliğin suçlusunu ararken önce işsiz insanın kendisine değil, onu işsiz bırakan ve işsiz kalmaya devam etmesine neden olabilen koşullara bakmak gerekiyor. Çünkü bir insanın işsizliği nedeniyle ekonomik güçlük yaşaması başka, bu güçlüğün ortaya çıkmasından bütünüyle sorumlu olması başka. İşsizliğin nedenlerini açıklamak için gerekli ekonomik, tarihsel ve toplumsal değerlendirmeler yapılmadan kişinin karakteri hakkında hüküm vermek ise sorunu anlamak yerine görünmez kılıyor. Üstelik bunun bedelini yalnızca işsiz insan değil, ailesi ve toplumun kendisi de ödüyor. Belki de artık işsiz insana neden çalışmadığını sormadan önce, çalışmak isteyen insanların neden iş bulamadığını konuşmanın zamanı gelmiştir.

Araştırma ve veri kaynakları: TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Ağustos 2026; TÜİK, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2025; Karsten Paul ve Klaus Moser, Unemployment Impairs Mental Health: Meta-Analyses (2009); Kory Kroft, Fabian Lange ve Matthew J. Notowidigdo, Duration Dependence and Labor Market Conditions (2013); David Autor, Applying AI to Rebuild Middle Class Jobs (2024); Anandi Mani, Sendhil Mullainathan, Eldar Shafir ve Jiaying Zhao, Poverty Impedes Cognitive Function (2013).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir